Bu yazı geç kalınmış bir yazı. Bekledim, doğru zamanı kollayıp öyle yazmak istedim, fakat doğru zaman hangisiydi hiçbir zaman bilemedim. Belki de geçmişte zuhur etmiş bir sohbetten kalma “-Kim bilir, belki de vakti saati geldiğinde kendi anılarımızı yazarız…” sözü beni bu yazıyı kaleme almaktan berî etti. Anılarımız, hatıralarımız öyle çok ki... Bu bağlamda, söz konusu sözün ilerleyen zamanlarda çok daha detaylı bir yazıyı ortaya çıkarması muhtemeldir. Şimdilik diyerek –kısa tutulacak olsa da- bir başlangıç meydana getirmek yerinde olacaktır.
An itibariyle zor zamanlardan geçen “emin” bir insanı tasvir etmek, daha doğrusu betimlemek benim için pek de kolay olmasa gerek. Yine de bu girişimde bulunmaktan imtina etmediğimi yazacak olduğum satırlarla okuyucu/gören gözlere ulaştırmak ana hedefimdir.
İlk tanışma anımıza dönüyorum, bundan tam yirmi yıl öncesine…
Evliliğimin ilk günleri/aylarıydı. Mevsim kış ve havalar da oldukça soğuktu. Grip salgınına yakalanmıştım. “Ha bugün, ha yarın” diyerek hastalığın geçmesini bekledim. Zaman ilerledikçe hastalığım geçeceği yerde bana daha çok sıkıntı vermeye başlamıştı. Yaklaşık bir hafta on günlük süreyi geçirdikten sonra artık zar-zor yürüyecek bir hâle gelmiştim. Eşimin baştan beri bir doktora başvurmam için beni ikna çabaları benim hâlsizlikten yürüyemez bir hale geldiğim anda cevap bulacaktı.
Evden çıkıp bulunduğum semte yakın bir hastanede aldım soluğu. Danışmadaki çalışan memurlardan birisi bana hangi doktora geldiğimi sordu. Ben de hastanelerine ilk defa geldiğimi ve herhangi bir iç hastalıkları uzmanına görünebileceğimi ifade eden cümleler sarf ettim. “-O halde sizleri Dr. Celalettin Peru Bey’e yönlendirelim” diyerek mukabelede bulundular. İşlemlerimi tamamlayıp Dr. Celalettin Bey’in odasına doğru ilerlemeye başladım. Odaya yaklaştığımda kendisinin içeride olmadığını görüp hemen kapı yanında bulunan koltuğa oturup beklemeye koyuldum. Bir müddet sonra kendisi odasına gelerek beni selamlayıp farklı bir “hoş geldin” hitabı ile beni karşılayacak, bu karşılaşma anı benim için hayatımda yaşayacağım dönüm noktalarından biri olacaktı.
Birlikte içeriye girdikten hemen sonra Dr. Celalettin Bey sıkıntılarımı dinlemeye başlamış, ardından detaylı bir şekilde beni muayene ederek bir dizi ilacı reçete edip on gün sonra yeniden görüşmemizi istemişti. Tabi bu muayene süresince neler konuştuk emin değilim ama sanki uzun bir zamanı birlikte geçirmişçesine kendilerini çok evvelden tanıyormuşum gibi bir hissiyata kapılmıştım. Hastaneden ayrıldıktan sonra direkt olarak eve gitmiştim. Akşam eşimle birlikte –hangi kanaldı hatırlayamıyorum- televizyonda haberleri takip ederken bir anda Dr. Celalettin Peru’yu karşımızda kendileri ile ilgili bazı beyanatlar verirken buluvermiştik. Hayretler içerisinde eşime dönerek “-Bugün gittiğim doktor bey, işte buydu, Celalettin Bey…” diyerek şaşkınlığımı dile getirmiştim. Bu durum bende bir soru işareti oluşturmuştu. Kendilerinin verdikleri beyanatların sebepleri ne idi açıkçası meraklanmıştım. Aradan üç-beş gün geçtikten sonra yavaş yavaş ayaklanmaya, iyileşmeye başladığımın farkına varmıştım. Onuncu gün kontrol için yeniden hastanenin yolunu tutmuş ve ilk muayenede benden bir de isteği olan Dr. Celalettin Bey’in yanına o isteğini de yerine getirmiş olarak varmış olacaktım. Aklımda sorular vardı, o akşam kendisinin verdiği beyanatların sebeplerini öğrenmek istiyordum. Kontrol muayenem tamamlandıktan sonra kendilerine yerine getirmiş olduğum isteğini teslim etmiştim. Öyle sanıyorum ki, o gün için en son hasta bendim ve Dr. Celalettin Bey beni muayene ettikten sonra çıkış için hazırlanmaya başlamıştı. Bir an bana dönerek eve nasıl gideceğimi sormuştu. Ben de herhangi bir aracım olmadığını ve taksi tutup ya da toplu taşıma kullanarak bir şekilde eve geçeceğimi söylemiştim. Beklemediğim bir şekilde kendileri beni evime bırakmak istediklerini ifade etmişlerdi. Ben de bu samimi isteği geri çevirmeyerek kabul etmiştim. Bunun üzerine kendilerinin haberi olmaksızın eşimi arayarak evde yiyecek-içecek anlamında bir şeyler hazırlamasını rica etmiştim. Yola çıkmıştık ve artık araçta sadece ikimiz vardık. Kendilerine dönerek aklımdaki soruları yöneltip, meselelerin neler olduğunu öğrenmek istediğimi ifade etmiştim. Kendileri de bana her bir konuda açık cevaplar vererek aklımdaki tüm soruları net bir biçimde yanıtlamıştı. Durum “emin” bir insanın yaşayabileceği haksızlıklardan başka bir şey değildi.
Evdeydik, koyu bir sohbet başlamıştı aramızda. Bir yandan kendilerinin anlattıklarını dinlerken bir yandan da tutum ve davranışlarından ulaşmak istediğim ayrıntıları ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Konuşmaları da hasta teşhis ve tedavisinde olduğu gibi akıcı, berrak ve net idi. Bir Müslümanın sahip olması gereken ahlaki yapıları ise dikkatimi çeken bir başka yönüydü. Modern Tıp ve inanç dünyamız arasında oluşturduğu köprüleri betimlerken öyle cümleler kuruyordu ki, açıkçası bir ikilem yaşamama sebebiyet veriyordu bu durum. Bu ikilem de kendilerini bir tıp doktoru olarak mı yoksa bir din adamı olarak mı tahayyül edeceğimle alakalıydı. Fakat net bir ayrıma gitmem mümkün olmamıştı, çünkü sahip olduğu her iki vasıfta da “emin” bir insan olduğunu sarf ettiği sözler, tutum ve davranışlarla net bir şekilde belli ediyordu. Kendileri benim için olsa olsa ihtiyaç duyduğum herhangi bir konuda bilgilerine başvurabileceğim bir büyüğüm olarak tasvir edilebilirdi. Bu düşüncemin de ne kadar haklı bir düşünce olduğunu zamanla anlamış olacaktım.
Beraberce geçirdiğimiz bu ilk akşamın zaman içerisinde devamı gelmeye başlamıştı. Elbette ki tıp konusunda olmasa da “emin” bir insan olarak kendilerinin tecrübelerinden istifa ederek benim için ikilem oluşturan konular üzerine sohbetler ediyor, engin tecrübelerinden istifade etmeye gayret ediyordum. Bir zaman sonra doktor hasta ilişkimiz bir arkadaşlık ilişkisine dönüvermişti. Bu durum bir adım daha ileriye giderek artık ailece görüşebildiğimiz bir aile dostluğu filizlenmeye başlamıştı. Bir zaman sonra kendilerinin teknoloji danışmanlığını yapmaya başlayacaktım. Bu süreçte cereyan eden arkadaşlık ilişkimiz dostluğa, dostluk ilişkimiz ise bir kardeşlik fotoğrafına dönüşmüştü. Ben kendilerini bir ağabey olarak kabul etmiş, kendileri de beni küçük bir kardeşleri gibi görmeye başlamışlardı. Zaman içerisinde gelişen bu ilişki ve kendilerine yardım ettiğim teknik konular hasebiyle çalışmakta olduğu kurumlarda olsun ya da kurum dışında iken ilgilenecek olduğu hastaları olsun, hem hasta-doktor hem de doktor-doktor ilişkilerine bir yerde şahitlik yapıyor olacaktım. Başka doktorların kendilerine bakış açısı olsun, hastaların sergiledikleri tutum ve davranışlar olsun yanlarında iken birçok insani duygu ve düşünceye tanıklık ediyordum. Bunları kimisi ego, kimisi kin ve nefret iken kimisi de alçak gönüllülük, sevgi ve dayanışma ile vücut bulan kavramları oluşturuyordu.
Mesleki anlamda yaşanan çekememezlikler bir yana, hastaların bir kısmının gösterdikleri ikiyüzlülüklere karşın kendilerinin sergilediği “saflığı” çoğu zaman anlamlandırmada zorlanıyordum. Bu tür konular açıldığında ve benim ardı arkası kesilmeyen sorularım başladığında kendi dillerinden bana anlatılanlar ikna edici özelliklere sahip cümleler olsa da kalbim bu cümleleri pek de kabul etmiyordu. “Saflık” böyle bir şey olsa gerekti ve ben bu saflığı saflıktan farklı olarak bir acizlik, savunmasızlık olarak nitelendiriyordum. Gerçi bu düşüncemde de ne kadar da yanılmış olduğumu zamanla görmüş olacaktım. İnsanlara yapılan ne iyilikler ne de kötülükler karşılıksız kalmıyor. Her iyiliğin ve kötülüğün mutlaka bir geri dönüşü oluyor. Dr. Celalettin Peru da bir birey olarak bunun böyle olduğunu en iyi bilenlerden biri olsa gerek ki, karşısında duran insanın içinde taşıdığı iyilik ya da kötülük duygusuna bakmaksızın doğru bildiğini yapmaya, “insan” olana hizmet etmeye devam etmekten asla imtina etmiyordu.
Yıl 2012. Babamın vefatının üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti ve bu bir yılın son altı ayı boyunca birbirimizle hiç mi hiç görüşmemiştik ve bu görüşmeme durumunun herhangi bir gerekçesi de yoktu. Dr. Celalettin Peru o güne kadar benim için ne ifade ediyorsa anlamların hiçbirinde bir değişme olmamıştı. İşten gelip dinlenmeye çekildiğim bir akşamüstü telefonum çaldı. Arayan Dr. Celalettin ağabeyim idi. Altı ayın üzerine gelen bu telefon beni meraklandırmıştı. Acaba beni neden arıyordu, neler söyleyecekti bana, çünkü hissiyatım gelen bu telefonun basit bir soru sorma ya da fikir danışma anlamı taşımadığını söylüyor gibiydi. Nitekim hissiyatım beni yanıltmamıştı. Telefonu açtım, kendileri ile kısa bir selamlaşmanın ardından benimle konuşmak istediği konuya girizgâh tadında bir başlangıç yapmıştı. Bana söylediklerini özetleyecek olursam kısaca şöyle ifade edebilirim; “-On yıldır seni tanıyorum, sen de bir o kadar beni tanıyorsun. Bu hayatta bazı şeyleri yaşarken artık yaşayacak olduklarım için yanımda sadece ve sadece sevdiklerim olsun istiyorum” diyordu. Bahsini ettiği şey inanç dünyamızda da aynı iklimde yaşayabilme teklifi idi. Kendilerinin tasavvufi bir hayatı benimsediklerini biliyordum fakat durum benim için öyle değildi. Bakış açılarımız farklıydı. Buna karşın tanıştığımız günden bugüne söylemleri ile yaşayış biçimleri arasında hiçbir zaman tezat bir durumla karşılaşmamıştım. Bu sebeple kendisinin dilinden dökülen her bir bilgiye inancım tamdı. İşte bu sebeple ben de kendileri ile aynı iklimin havasını solumak için “-seninleyim” diyerek mukabelede bulunmuştum. Benim bu kabulüm ikimiz için birçok olayı birlikte yaşayacağımız ikinci bir on yılın başlangıcını oluşturacaktı.
İkinci on yılımızda üzerine çokça şeyler söyleyeceğimiz, tartışacağımız onlarca, yüzlerce olay ve anıyı birlikte geride bıraktık. Kâh aynı safta yer aldık, kâh ayrı saflarda… ama buna karşın hiçbir zaman ayrılığa düşmedik. İkinci on yılımız için bu yazıda birçok âna yer verebilmek mümkün görünüyor olsa da bunlardan şimdilik bahsetmeksizin yazıya devam etmek, onları başka sayfaların satırlarına bırakmak yazının amacının dışına çıkmaması bakımından bir zaruret hâli oluşturmaktadır.
Şimdilerde üçüncü on yılın başlangıcını yaşadığımız şu günlerde neler yaşayacağız, neler söyleyip tartışacağız bunlar üzerine konuşmak için sanırım henüz erken. Geride bıraktığımız yirmi yılı ikiye ayırdığımızda ilk on yıl için Dr. Celalettin Peru’yu “Tabîb-ûl Emîn” olarak betimleyebiliriz. Hastalarının sağlıklarına kavuşmaları için izledikleri bütüncül yaklaşım tarzı, teşhis ve tedavide yaşanmayan ikilemler ve kısa sürede hastada “iyilik” hâlinin oluşmasını sağlayan tedavi yöntemleri ile sanıyorum bu yakıştırmayı en çok kendileri hak etmektedirler. Başka bir deyişle hasta haklarını ön planda tutarak görev yaptığı bazı hastanelerde “Sağlık! Patronlarına” koyduğu şerhlerle ve egolarını ön planda tutarak kendilerinin teşhis ve tedavi yöntemlerini göz göre göre reddetmeye çalışan meslektaşlarına inatla, aklı evvel hastalarının tüm manipüle girişimlerine en sert şekilde direnç göstererek “-evet, bu yakıştırmayı en çok kendileri hak etmektedirler.” Zaman iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etmede belki de en naif argüman olarak karşımıza çıkıp, bizleri adeta teyit edercesine akıp gitmektedir. Akıp giden zaman göstermiştir ki, “Tabîb-ûl Emîn” vasfını taşımaya layık portrelerden birisi de hiç şüphe yoktur ki Dr. Celalettin Peru’nun kendileridir.
İkinci on yıla gelecek olursak çok fazla uzatmaksızın hikmeti arayan, hikmetin peşinden koşan ve bu çabanın sonunda gelen bilgelik tacını başına yerleştirmeyi başaran bir Celalettin Peru’dan söz etmek mümkündür. Şimdi hatırlıyorum da kendilerini ilk tanıdığım zamanlarda şöyle bir söz etmiştim; “Allah onu özene bezene doktor olarak yaratmış!” Satırlarıma son vermek için hazırlanırken bu bağlamda şöyle bir yaşanmış anıdan da bahsetmeden geçemeyeceğim;
Yıl 2018, benim lisansüstü eğitim için bilim sınavlarına hazırlandığım bir süreçteyim. Dr. Celalettin ağabeyimle gecenin bir vakti Mecidiyeköy civarlarından geçerken bir anda gözleri elimdeki kitaba yöneliyor. Soruyor bana “-Elinde tuttuğun kitabın adı nedir?” Ben de dünyaca ünlü bilim insanlarımızdan Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’na ait olan “İnsan ve İnsanlar” olarak cevaplandırıyorum sorusunu. “-Çiğdem Hocanın kitabı öyle mi?” “-Evet” diyorum. Soruyor yine “-Çiğdem Hoca nerede şimdi?” Hüzünlü bir şekilde cevaplandırıyorum soruyu “-Ağabey Çiğdem Hoca aramızdan ayrılalı bir, bir buçuk yıl kadar bir zaman oldu.” Üzülüyor içten içe. O anda öğreniyorum Çiğdem Hoca’nın da Dr. Celalettin ağabeyimin hastalarından biri olduğunu. Bana bir anısını anlatıyor; “-Çiğdem Hoca vefatına yakın bir zamana kadar hep bana gelirdi, daha doğrusu ben kendilerini aracımla aldırır, muayene ve tetkiklerini tamamlayıp şoförümle tekrar evine bıraktırırdım. O tatlı insan! (Allah mekânını cennet eylesin!) bir gün şoförüme şöyle bir şey deyivermiş; -Şoför Bey, senin bu doktorun var ya, Allah onu özene bezene doktor olarak yaratmış!” Dr. Celalettin ağabeyim için geçmişte sarf ettiğim bir sözün aynısını yıllar sonra bu defa rahmetli Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı Hoca’dan duyacaktım. Tabi ki, Çiğdem Hocanın da bu şekilde betimlediği bir doktor için elbette “Tabîb-ûl Emîn” lakabını kullanmak pek yerinde olsa gerek.
Bana dönecek olursak; ben bu hayatta tabîb-ûl emîn olarak iki insan tanıdım, Dr. Filiz Karalar Hocam ve elbette Dr. Celalettin Peru ağabeyim. Allah sayılarını arttırsın, vesselâm.

